T.C. Cumhurbaşkanlığı
Diyanet İşleri Başkanlığı

Eceabat Müftülüğü

10.03.2018

Şehitlikle İlgili Ayet ve Hadisler

 

TAKDİM

Saygıdeğer Din Görevlilerimiz,

Eceabat Kaymakamlığı ve Eceabat İlçe Müftülüğümüzün hazırlamış olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığımızın onay ve önem verdiği ve Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığımızın da desteklediği  “81 İlden Şehitlere Vefa” projemiz 5 Mart 2018 Pazartesi günü itibarıyla başlamış bulunuyor.

Amacımız öncelikle canlarını din ve vatan uğruna feda eden ve şu topraklarda yatan binlerce vatan evladı şehitlerimizi, cennet vatanımızın dört bir yanından gelen din görevlilerimizin okuyacağı Kur’an-ı kerimler ve dualarla yâd etmek, ruhlarını şâd etmek ve onları hiçbir zaman unutmadığımızı ve unutmayacağımızı, vefamızı bir kez daha göstermektir. Bir gayemiz de, şimdiye kadar ki bütün şehitlerimizi ve Afrin Şehitlerimizi anmak, ruhlarına kur’anlar ve dualar göndermek, ülkemizin güney doğusunda ve suriyede  teröristlere karşı devam eden operasyonlarda görev yapan asker, polis ve güvenlik güçlerimize, devletimize ve devlet büyüklerimize dualarımızla destek olmak, gerektiğinde Çanakkale’de olduğu gibi aynı ruh, şuur  ve kahramanlıkla top yekün millet olarak bugün de vatanımız ve mukaddesatımız uğrunda dimdik ayakta  olduğumuzu ve şehit olmaya hazır bulunduğumuzu din görevlileri olarak göstermektir. Ayrıca bu proje sayesinde şehitliklerimizi ziyarete gelen binlerce ziyaretçiye şehitlerin ve şehitliklerin manevi atmosferi ve önemi azami derecede hissettirilmeğe çalışılacak, din görevlilerimizin okuyacağı hatimler, Kur’anlar, ilahiler ve dualarla Çanakkale Savaşları’nda yaşanan mahşeri ve manevi duygular en üst düzeyde yaşatılmağa çalışılacaktır. Diğer taraftan Türkiye’nin her bir ilinden buraya gelerek görev yapacak olan toplam 100 din görevlimiz, Çanakkale Savaşları, şehitler ve şehitlikler hakkında bilgilendirilecek, şehitliklerde dini görev yaparak bizzat yerinde o manevi atmosferi yaşayacak ve vazife yaptıkları il ve ilçelere döndüklerinde bilgi ve tecrübelerini oralarda da paylaşmak suretiyle aynı ulvi ruh ve heyecanı yurdumuzun dört bir tarafına taşıyacaklardır.

Başta, projemizin mimarı Sayın Kaymakamımız Turan YILMAZ’a, Diyanet İşleri Başkanlığımıza, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığımıza, Çanakkale Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğümüze, Çanakkale Köprüsü yapımcı Şirketimize, Çanakkale İl Müftülüğümüze, bütün il ve ilçe müftülüklerimize, görev yapmak için yurdumuzun dört bir tarafından gelen misafir din görevlilerimize, projenin hazırlanmasında ve yürütülmesinde büyük katkı sağlayan Halk Eğitim Merkezi Müdür Yardımcımız Ahmet YURTTAKAL’a, Özel İdare Müdürümüz Murat TÜRKEL’e, Eceabat Müftülük memurlarımıza ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Projemizin önümüzdeki dönemlerde ve yıllarda daha da geliştirilip zenginleştirilerek devam edeceğine inanıyorum. Projemizin hayırlı ve faydalı neticeler doğurmasını ve amacına ulaşmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

 

Dr. İhsan KARA
Eceabat İlçe Müftüsü

 

 

 

ŞEHİT VE ŞEHİTLİK

Sözlükte şehit “kesin olarak bilen, bildiğini haber verme konusunda güvenilen kimse” demektir. Bu kelime Allah’a nisbet edildiğinde “her şeyi gözetlemiş gibi bilen, hiçbir şey ilminden gizli kalmayan” manasına gelir.

Şehit ve şahit Allah’ın (c.c.) güzel isimlerindendir. “Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına şahitdir. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle şahitdir (ki O'ndan başka Tanrı yoktur. O), azizdir, hakimdir.” (Âl-i İmrân, 94/18)

Şehâdet, olayı görenin veya orada bulunanın olay hakkında bildiğini söylemesidir. Gerçeği bilen ve söyleyene şahit, şehit, çoğulu şühedâ denilir. Allah yolunda öldürülen insan da bu mertebeye yükseldiği için şehit sıfatını kazanır.

Şehit, dinî bir terim olarak Allah yolunda öldürülen müslümanı ifade eder. Mahşer halkı, misk gibi yayılan kan kokusu ve vücudundan henüz yeni yaralanmışçasına akan taze kanı ile sadece şehitleri tanır, onların fazilet ve şerefine şahitlik eder. İşte bu sebepten dolayı  şehitlerin kanı ve cenazesi yıkanmaz. Hatta, Allah yolunda öldürülenlere niçin şehit denildiği tartışılırken "Şehitin şehit olduğuna şahidi vardır; o da kanıdır" denilmiştir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi de, diri oldukları, ruhları cennete vardığı ve orada gördükleri nimetler içindir. Esasen :"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; hayır onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız" [Bakara sûresi (2) 154] âyeti bunun delilidir. Şehitlerin, şehit oldukları andan itibaren ruhları cennete gidip orayı gördükleri halde, diğer mü'minlerin ruhları sadece kıyamette görecektir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi, şehitin cennete gireceğine Allah ve melekler şahitlik ettiği içindir denilmiştir. Daha başka sebepler de sayılır. Burada önemli olan, şehitlik mertebesinin ne derece üstün ve faziletli bir makam olduğunu kavramaktır.

ŞEHİTLİKLE İLGİLİ AYET-İ KERİMELER

Kur'ân, Allah yolundaki savaşta öldürülen kimse­lerin, gerçekte ölmediklerini vurgulamaktadır:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَاۤءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

“Allah yolunda öldürülenlere sakın “ölüler” demeyin. Çünkü onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara 2/154)

Bu âyet müslümanları, nefisle mücâhedenin ötesinde İslâmı yok etmeye azmetmiş din düşmanlarıyla mücadeleye ve onların vereceği sıkıntılara karşı sabır ve metânetli olmaya hazırlamaktadır. Hatta Allah yolunda seve seve can verip şehit olmaya teşvik etmektedir.

Bedir savaşında ensâr’dan sekiz, muhacirlerden de altı sahâbe şehit oldu. İnsanlar, Allah yolunda öldürülmüş olan bu kişiler için: “Falan öldü; dünya nimetlerinden ve lezzetlerinden mahrum kaldı” diyorlardı. Bu hâdise üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاۤءَ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ ﴿140﴾ وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ ﴿141﴾

“Size Uhud’da bir yara dokunduysa, biliyorsunuz ki Bedir’de de düşmanlarınıza benzeri bir yara dokunmuştu. Biz, bu gâlibiyet ve mağlubiyet günlerini insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, gerçekten iman edenleri ortaya çıkarmak ve sizden şehitler edinmek için böyle yapar. Yoksa Allah, zâlimleri sevmez. Bir de Allah, mü’minleri her türlü günah kirlerinden temizlemek ve kâfirleri helak etmek için böyle yapar. (Al-i İmran 3/140-141)

Müslümanlara Uhud’da bir mağlubiyet, acı ve yara dokunduğu gibi, Bedir’de de müşriklere benzeri bir mağlubiyet, acı ve yara dokunmuştu. Fakat müşrikler yenilmeleri sebebiyle zafiyet göstermemişler, cesaretlerini yitirmemişler, yeniden savaşmak üzere hazırlıklarını yapıp Uhud’a gelmişlerdi. Sonuçta belli bir başarı da elde etmişlerdi. Halbuki müslümanların bu hususta daha azimli, cesaretli ve kararlı davranmaları gerekir. Çünkü onlar, Allah’a ve âhirete iman gibi müşriklerde olmayan büyük nimetlere, şehit olmak gibi ulvî hedeflere sahiptiler.

وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴿157﴾

“Allah yolunda öldürülseniz ya da başka bir şekilde ölseniz, şunu bilin ki, hiç şüphesiz Allah’ın bağışlaması ve rahmeti, kâfirlerin dünyada kalıp topladıkları her türlü menfaatten daha hayırlıdır.” (Al-i İmran 3/157)

Bir kişiye ölüm takdir edilmişse, o mutlaka ölecektir. Bu ölüm Allah yolunda olursa insan daha kazançlı çıkar. Aksi takdirde hiçbir şey elde edemeden yine ölüp gidecektir.

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاۤءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿169﴾ فَرِح۪ينَ بِمَاۤ اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿170﴾ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿171﴾

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Aksine onlar diridirler ve Rableri yanında rızıklanmaktadırlar.

O şehitler, Allah’ın kendilerine bağışladığı nimetlerle sonsuz bir mutluluk duyarlar. Arkalarından gelecek olup, henüz kendilerine katılmamış olan mücâhid kardeşleri adına da: “Onlara hiçbir korku yok, onlar asla üzülmeyecekler” müjdesiyle sevinirler.

Yine onlar, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine olan büyük lütfu ve ihsânıyla sevindikleri gibi, ayrıca Allah’ın, mü’minlerin mükâfatını zâyi etmeyeceği yolundaki va‘dinden dolayı da büyük bir sevinç duyarlar.” (Al-i İmran 3/169-171)

Şehitler Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği husûsî bir hayatla diridirler. Allah’a yakın bir mevkî elde etmişler ve orada akla hayâle gelmez cennet nimetleriyle ikram olunmaktadırlar. Ölümden sonra sâlihlerin rûhları cennetteki güzel makâmlarını görüp sevinir, kötülerin rûhları da cehennemdeki yerlerini görüp elem ve ızdırap duyarlar. Şehitler ise yüce makamlarını görmekle kalmaz, Allah katında dünyadaki insanların topladığı şeylerden çok daha kıymetli ve daha büyük nimetlere mazhar olurlar.

Şehitler, kendilerine lûtfedilen nimetlere sevindikleri gibi geride bıraktıkları mü’minler ve özellikle kendilerinden sonra şehit olacak kişiler için de sevinir ve bunu onlara müjdelemek isterler. Çünkü kendileri gibi onlar için de hiçbir korku ve hüzün olmadığını ve onlara da muazzam nimetler lûtfedileceğini öğrenmiş, Allah’ın mü’minlerin ecrini eksiksiz verdiğini ayan beyân görmüşlerdir.

الَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَاۤ اَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

“O mü’minler, savaşta bunca yara aldıktan sonra bile, Allah ve Rasûlü’nün tekrar savaşa dönme çağrısına uymuşlardı. İşte böyle güzel davranışta bulunanlarla, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelmekten sakınanları âhirette büyük mükâfatlar beklemektedir.” (Al-i İmran 3/172)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve müslümanlar Uhut Savaşın’dan sonra ağır yaralı ve pek yorgun olmalarına rağmen düşmanı tâkip ettiler. Pek çoğunun biniti de yoktu. Bunlar, birbirlerini sırtlarında taşıyarak Allah Resûlü’nün yanında sefere iştirak ettiler. (İbn Hişâm, es-Sîre, III, 53; Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 243, 269, 316, 334-335)

İşte Allah ve Rasûlü’ne itaat hususunda hiçbir mâzerete sığınmayan böylesine fedâkâr insanlar hakkında bu ayetler nazil oldu.

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُوۨلٰۤئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَاۤءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُوۨلٰۤئِكَ رَف۪يقًا ﴿69﴾ ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يمًا ﴿70﴾

“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır! Bu, Allah’ın bahşettiği çok büyük bir lutuftur. Ona kimlerin lâyık olduğunu ve bunların derecesini Allah’ın bilmesi yeter!” (Nisa 4/69-70)

Tamamen insan fıtratına uygun olan bu emir ve yasaklara itaat etmenin karşılığında da, diğer âlemde en yüksek mertebelerde bulunacak olan peygamberlerle, sıddıklarla, şehitler ve sâlihlerle beraberlik vaad edilmektedir. Şu halde Allah’a ve Rasûlü’ne gerçek mânada itaat edenler, yalnız cennete girmekle kalmayacak, aynı zamanda orada bu yüce şahsiyetlerle beraber olacaklardır.

فَلْيُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يَشْرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ اَوْ يَغْلِبْ  فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا ﴿74﴾

“O halde dünya hayatını verip âhireti almak isteyen samimi mü’minler Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona pek yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa 4/74)

Cihadı yalnız Allah için yapan sağlam imanlı kişiler, savaşa çağrıldıklarında herhangi bir hesap kitap yapmaz ve hemen emre icâbet ederler. Çünkü onlar, her daim ebedî âhiret mutluluğu için dünyayı fedâ etmeye hazırdırlar. İster galip gelsinler, isterse şehit olsunlar, her hâlükârda Allah katında büyük mükâfatlara kavuşacaklardır.

لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ غَيْرُ اُوۨلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ دَرَجَةً وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰى وَفَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ اَجْرًا عَظ۪يمًا ﴿95﴾ دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَة وَرَحْمَةً وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿96﴾

“Hastalık, körlük, topallık gibi bir mazereti bulunmaksızın savaştan geri kalıp evde oturan mü’minlerle, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda savaşanlar elbette bir değildir. Allah, mallarıyla canlarıyla savaşanları, herhangi bir sebeple savaştan geri kalan kimselerden derece itibariyle daha üstün tutmuştur. Gerçi Allah, her birine varılacak en güzel yurt olan cenneti va‘detmektedir. Yine de Allah, cihad edenleri, pek büyük bir mükâfatla, mücâdeleden kaçıp oturanlara üstün kılmıştır. Onlar için Allah’ın yanında yüksek dereceler, bir bağışlanma ve bir rahmet vardır. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Nisa 4/95-96)

Dinimiz, her ferdi ancak imkânları ölçüsünde sorumlu tutar. Nitekim bu âyet-i kerîme, cihad etmek veya cihattan geri kalmak bakımından mü’minleri sınıflandırmakta, ancak “mazeret sahibi olanları” istisnâ etmektedir. Bunlar hastalık, körlük, topallık gibi cihada katılmalarını engelleyecek fizikî bir özrü bulunanlardır.

Bu âyet, mazeret sahiplerinin ecir ve sevap bakımından mücâhitlerle eşit olduğuna delâlet etmektedir. Ancak imkânları olduğu ve herhangi bir özrü bulunmadığı halde cihattan geri kalanların durumu ayrı mütalaa edilmektedir. Bunlar mü’min oldukları için kendilerine cennet vaat edilmekle beraber, derece ve mükâfat itibariyle mallarıyla canlarıyla cihad edenlerle eşit tutulmaları mümkün değildir.

 اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿111﴾ اَلتَّاۤئِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّاۤئِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿112﴾

“Allah müminlerden, kendilerine vereceği cennet karşılığında canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Müjdelenen bu cennet Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı kesin bir sözdür. Verdiği sözü Allah’tan daha iyi yerine getirecek kim olabilir? O halde, ey mü’minler, Allah ile yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. İşte bu, gerçekten büyük bir başarı ve kurtuluştur. Onlar; günahlarına tevbe eden, ibâdetle meşgul olan, hamdeden, oruç tutan, rükû eden, secde eden, iyilik ve güzellikleri teşvik edip yayan, her türlü kötülük ve çirkinliğin önünü almaya çalışan ve Allah’ın koyduğu sınırları gözetenlerdir. Rasûlüm! Sen böyle gerçek müminleri müjdele!” (Tevbe 9/111-112)

İkinci Akabe bey‘atı gecesi Ensâr yetmiş küsur kişi olarak Resûlullah (s.a.s.)’a bey‘at ettiklerinde Abdullah b. Revâha (r.a.), Peygamberimiz (s.a.s.)’e: “–Rabbin ve kendin için dilediğini şart koş” demişti. Allah Resûlü (s.a.s.): “–Rabbim için O’na kulluk etmenizi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı; kendim için de mallarınızı ve canlarınızı neden koruyorsanız beni de onlardan korumanızı şart koşuyorum” buyurdu. Oradakiler: “–Bunu yaparsak bizim için ne var?” diye sordular. Efendimiz (s.a.s.):  “–Cennet” buyurdu. Onlar da:  “–Kazançlı bir alış veriş; biz bu alış verişi bozmayız, bozulmasını da istemeyiz” dediler de bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XI, 49; Kurtubî, el-Câmi‘, VIII, 267)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْج۪يكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ ﴿10﴾ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۙ ﴿11﴾ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۙ ﴿12﴾ وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَاۜ نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَر۪يبٌۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿13﴾

“Ey iman edenler! Sizi pek acı bir azaptan kurtaracak çok kârlı bir ticaretin yolunu size bildireyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne gerektiği gibi inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, sizin için hayırlı olan budur. Böyle yaparsanız Allah sizin günahlarınızı bağışlar, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere; sonsuz nimet ve ebedî mutluluk diyarı olan Adn cennetlerindeki çok güzel köşklere yerleştirir. En büyük başarı ve kurtuluş işte budur! Hoşunuza gidecek bir başka lutuf daha var: Allah’ın yardımı ve pek yakında gerçekleşecek bir fetih! Mü’minleri  müjdele!” (Saff 61/10-13)

Bu âyet-i kerîmeler Osman b. Maz’ûn hakkında nâzil oldu. Osman: “Ey Allah’ın Rasûlü! Hangi ticaret Allah’a daha sevgili, bilsem de o ticareti yapsam” dedi ve işte bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. (Kurtubî, el-Câmi‘, XVIII, 57)

 

ŞEHİTLİKLE İLGİLİ HADİSİ-İ ŞERİFLER

Peygamberlikten sonra en makbul mertebe, şehitlik mertebesidir. Bundan dolayı ashâb-ı kiram, şehit olmak için can atarlardı.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:“…Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehit olmak, sonra diriltilip tekrar şehit olmak yine diriltilip tekrar şehit olmak isterdim.” (Buhârî, Îman 26; Müslim, İmâre 103, 107)

Efendimiz buyuruyor: "Allah yolunda hudutta bir gün nöbet beklemek, hudut dışındaki yerlerde bin yıl nöbet tutmaktan daha hayırlıdır" (Dârimî, Cihâd 32)

Bir kimse askerlik görevi yaparken vazife başında ölürse, o şehit olarak Rabb'ine kavuşur. Şehitin amel defteri kapanmaz ve dünyada işlediği güzel ve hayırlı işlerin sevabı da kıyamete kadar devam eder. Şehit, kabirde meleklerin sorgulamalarından ve kabir azâbından muaf tutulur.

Muâz  radıyallahu anh 'den rivayet edildiğine göre, Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.)  şöyle buyurdu: "Müslümanlardan bir şahıs, deve sağılacak kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, cennet onun hakkı olur. Allah yolunda yaralanan veya bir sıkıntıya düşen kimse, kıyamet gününde yaralandığı gün gibi kanlar içinde Allah'ın huzuruna gelir. Kanının rengi zağferân gibi kıpkırmızı, kokusu da misk kokusu gibidir." (Ebû Dâvûd, Cihâd 40; Tirmizî, Fezâilu'l-cihâd 21. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 25)

Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa dahî dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü ileri derecedeki itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.” (Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109)

Cennet, ebedî mutluluk yeridir. Oraya giren bir kimsenin bir başka yeri araması, özlemesi ve istemesi söz konusu değildir. Fakat şehitlik mertebesi o kadar yüksek ve cennetteki karşılığı o kadar üstündür ki, bunu gören kimse dünyaya tekrar dönmeyi ve defalarca şehit olmayı, Allah'ın huzuruna tekrar çıkmayı ve her defasında cennette daha üstün derecelere kavuşmayı ister.

Câbir radıyallahu anh şöyle dedi: Bir adam: –Yâ Resûlallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem ben nerede olacağım, dedi. Resûl-i Ekrem: –"Cennette" diye cevap verdi. Bunun üzerine adam elinde bulunan hurmaları attı, sonra düşmanla savaştı ve neticede şehit düştü. (Müslim, İmâre 143 . Ayrıca bk. Buhârî, Meğâzî 17; Nesâî, Cihâd 31)

Semüre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar, sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve değerde idi. Sonra o iki kişi bana: Bu eşsiz ev, şehitler sarayıdır, dedi." (Buhârî, Cihâd 4, Cenâiz 93)

Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Ümmü Hârise İbni Sürâka diye bilinen Ümmü Rübeyyi' Binti Berâ, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi ve: –Yâ Resûlallah! Bana Hârise'den haber verir misiniz? –Hârise Bedir Savaşı'nda şehit düşmüştü–. Eğer cennette ise sabredeceğim; böyle değilse ona ağlamaya çalışacağım, dedi. Peygamber Efendimiz: –"Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz cennetin içinde cennetler vardır; senin oğlun bunların en yücesi olan Firdevs cennetindedir" buyurdu. (Buhârî, Cihâd 14. Ayrıca bk. Buhârî, Meğâzî 9, Rikâk 51; Tirmizî, Tefsîru sûre, 23)

Câbir İbni Abdullah radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Babamın müsle yapılmış cesedi getirilip Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in önüne konuldu. Yüzünü açmak üzere gittim, fakat oradaki topluluk bana engel oldu. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: "Melekler ara vermeksizin onu kanatlarıyla gölgelendiriyorlar" buyurdu.(Buhârî, Cenâiz 3, 35, Cihâd 20, Meğâzî 26; Müslim, Fezâilü's-sahâbe 129-130. Ayrıca bk. Nesâî, Cenâiz 12, 13)

Sehl İbni Huneyf radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah Taâlâ'dan bütün kalbiyle şehitlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allah ona şehitlik mertebesine ulaştırır." (Müslim, İmâre 157. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 36; İbni Mâce, Cihâd 15)

Enes radıyallahu anh'  den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: "Şehitliği gönülden arzu eden bir kimse, şehit olmasa bile sevabına nâil olur." (Müslim, İmâre 156)

Niyetlerimizin amellerimiz kadar önemli, hatta amellerimizden daha öncelikli olduğunu biliyoruz. Çünkü amellerimiz niyetlerimize göre bir değer ifade eder. Niyetin mahalli de kalptir. Bir mü'min, hayırlı ve faziletli bir işi yapmaya imkân olmasa bile, onu işleme arzu ve niyeti üzere olmalıdır. Cihad en büyük hayır, şehitlik de en üstün faziletlerden biri olduğuna göre, cihad aşkı ve şehitlik arzusu içinde bulunmak mü'minler için önemli bir kalbî ameldir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bizleri bu yönde teşvik etmiş, kalbimizi hayır ve fazilet sayılan işlere yöneltmemizi istemiştir

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehit olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar." (Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 26. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 35; İbni Mâce, Cihâd 16)

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar." (Buhârî, Cihâd 30; Müslim, İmâre 164. Ayrıca bk. Buhârî, Ezân 32; Tirmizî, Cenâiz 65)

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: – "Siz kimleri şehit sayıyorsunuz?" diye sordu. Sahâbîler: – Yâ Resûlallah! Kim Allah yolunda öldürülürse o şehittir, dediler. Peygamber Efendimiz: – "Öyleyse ümmetimin şehitleri oldukça azdır" buyurdu. Ashâb: – O halde kimler şehittir, yâ Resûlallah! dediler. Resûl-i Ekrem: – "Allah yolunda öldürülen şehittir; Allah yolunda ölen şehittir; bulaşıcı hastalıktan ölen şehittir; ishalden ölen şehittir; boğularak ölen şehittir" buyurdu. (Müslim, İmâre 165. Ayrıca bk, İbni Mâce, Cihâd 17)

Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Ebü'l-A‘ver Saîd İbni Zeyd İbni Amr İbni Nüfeyl radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir." (Ebû Dâvûd, Sünnet 29; Tirmizî, Diyât 21)

Ömer İbni Hattâb radıyallahu anh  şöyle dedi: Hayber Gazvesi günü idi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından bir grup geldi ve: – Falanca şehittir, falanca da şehittir, dediler. Sonra bir adamın yanından geçtiler: – Falanca kimse de şehittir, dediler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:  – “Hayır, ben onu, ganimetten çaldığı bir hırka -veya bir abâ- içinde cehennemde gördüm” buyurdu. (Müslim, Îmân 182. Ayrıca bk. Dârimî, Siyer 48)

Şehitlik, kişinin bir çok günahına keffâret olduğu halde, âmmenin malına hıyaneti ve kul haklarını ortadan kaldırmaz. Bu sebeple, Peygamber Efendimiz, şehit olduğu haber verilen bir kişinin, ganimetten çaldığı bir hırkadan dolayı cehennemde olduğunu bildirmiş, âmme malına ihânetin ve kul hakkının affedilmeyeceğini ümmete  öğretmiştir.

Abdullah İbni Amr İbni Âs (r.a.) dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şehitin kul borcu dışındaki bütün günahlarını Allah bağışlar." (Müslim, İmâre 119)

 

ŞEHİTLİKLE İLGİLİ FIKHÎ HÜKÜMLER

Fıkıh âlimleri Hz. Peygamber’in şehitlerle ilgili söz, fiil ve uygulamalarını değerlendirerek şehitleri genellikle hem dünya hem âhiret hükümleri bakımından şehit, sadece dünya hükümleri bakımından şehit ve sadece âhiret hükümleri bakımından şehit olmak üzere üç kısma ayırmışlardır (Şirbînî, I, 350; İbn Âbidîn, II, 252).

1. Dünya ve âhiret hükümleri bakımından şehit. Allah yolunda savaşırken gayri müslimler tarafından öldürülen veya yaralı halde savaş alanında ölü bulunanlar bu gruba girer. Devlete isyan edenler yahut yol kesicilerle çarpışırken ya da canını, malını ve namusunu korurken haksız yere öldürülenlerin bu kapsamda sayılıp sayılmayacağı ihtilâflıdır. Hanefî ve Zeydiyye mezheplerinde bunların hepsi, Hanbelî ve Ca‘ferî mezheplerinde sadece eşkıya tarafından haksız yere öldürülenler bu grupta kabul edilir. Mâlikî ve Şâfiî fakihlerinin büyük çoğunluğuna göre ise bu sayılanlar âhiret hükümleri bakımından şehit olmakla birlikte dünyada kendilerine şehitlerle ilgili hükümler uygulanmaz (İbn Kudâme, II, 535).

Bu grupta yer alıp tam şehit veya savaş şehiti olarak adlandırılanlar, Allah katında en yüce mertebeye sahip şehitlerdir. Bu gruba giren şehit yıkanmaz; kanlı elbisesi kefeni sayılır; bu elbise aynı zamanda bir imtiyaz nişanesi ve ibadet eseri kabul edildiğinden üzerindeki kan giderilmez, temiz olmayan başka maddeler ise temizlenir; şehitin üzerinde silâh, kama, kılıç vb. aletler varsa alınır; palto, ceket, ayakkabı gibi kefen olmaya elverişsiz eşyası çıkarıldıktan sonra kalan elbisesi cesedini örtmeye yetmezse kefeni sünnet ölçüsünde tamamlanır, fazlaysa eksiltilir.

Fakihlerin çoğunluğuna göre, cünüp iken yahut hayız veya nifas halinde şehit olanlar da yıkanmaz. Ebû Hanîfe, Hanbelîler, İbâzîler ile Şâfiî ve Mâlikîler’den bazı fakihler, Uhud şehitlerinden Hanzala b. Ebû Âmir’in o esnada cünüp olduğu için melekler tarafından yıkandığına dair rivayete dayanarak bu durumlarda şehit düşen kimsenin yıkanacağına hükmetmiştir. Ayrıca Ebû Hanîfe ve Zeydîler, ergenlik çağına ulaşmamış çocuk veya akıl hastasının savaşta düşman tarafından öldürülmesi durumunda yıkanacağı görüşündedir. Ebû Hanîfe’nin bu görüşleri dolayısıyla Hanefî fıkıh eserlerinde dünya hükümleri bakımından şehit tanımı yapılırken “tâhir” (cünüp, hayız veya nifas halinde olmayan), “ergenlik çağına ulaşmış” ve “aklî melekesi yerinde” kayıtlarına yer verildiği görülür.

Bu gruba giren şehit için cenaze namazı kılınması Hanefî, Zeydiyye ve Ca‘feriyye mezheplerine göre gereklidir. Hanbelî mezhebinde tercih edilen görüşe göre farz değil müstehaptır. Şâfiî ve Mâlikîler’in çoğunluğuna göre ise bunlar cenaze namazı kılınmadan defnedilir.

2. Sadece dünya hükümleri bakımından şehit. Kalbinde nifak bulunmakla birlikte müslümanların saflarında yer aldığı sırada düşman tarafından öldürülen kişi sadece dünya hükümleri itibariyle şehit sayılır. Savaştan kaçarken veya ganimet, gösteriş vb. dünyevî amaçlarla savaşırken öldürülen kişiler de böyledir (İbn Âbidîn, II, 252). İç yüzlerini yalnız Allah’ın bildiği bu kişilere dış görünüşleri dikkate alınarak şehit muamelesi yapılır. Fakihler, sırf dünyevî amaçla savaşırken öldürülen kişiye âhirette sevap verilmeyeceğini, hem dünyevî hem uhrevî maksatla savaşırken öldürülen kişiye ise tam şehit kadar olmamakla birlikte âhirette sevap verileceğini söylemişlerdir.

3. Sadece âhiret hükümleri bakımından şehit. Savaşta veya savaş dışında haksız yere öldürülüp yukarıda geçen iki grup kapsamında mütalaa edilmeyen kimseler sadece âhiret hükümleri bakımından şehit sayılır.

Allah yolunda savaşırken yaralanmakla beraber üzerinden belirli bir süre geçtikten veya yeme içme, tedavi görme gibi meşguliyetlerden sonra vefat eden kimse de bu gruba girer.

Yangında, denizde veya göçük altında; veba, kolera, sıtma gibi yaygın ve önlenmesi zor hastalıklar sebebiyle; ilim tahsili yolunda, helâl kazanç uğrunda ölenlerle doğum yaparken veya loğusa iken hayatını kaybeden kadınlar bunların başında gelir. Bazı fakihler bu bağlamda otuz kadar vefat gerekçesi saymış ve kendilerine âhirette derecelerine göre sevap verileceğini söylemişlerdir.(İbn Âbidîn, II, 252).

Bu gruba giren şehit diğer müslüman ölüler gibi yıkanıp kefenlenir ve cenaze namazı kılınarak defnedilir.
Hz. Peygamber’in Uhud şehitleriyle ilgili uygulaması sebebiyle şehitlerin şehit düştükleri yere defnedilmesi sünnete uygun bulunmakla birlikte şartlar elverişli olmadığında başka yere götürülmelerinde bir sakınca görülmez.

 

Çanakkale Muharebelerinde İmam ve Müftüler

 

            Osmanlı Devleti'yle birlikte Müslüman topluma hizmet veren kadrolar içinde en geniş yeri işgal eden imamlık müessesi, hizmet sahaları itibariyle de çeşitlilik göstermiştir. Toplum örgütlenmesin­de mahalle imamları ayrı bir konuma sa­hip olmakla beraber, sivil ve askerî kesim­lerde hizmet vermek üzere özel ve resmî kimlikleri içinde de imamlar geniş bir kitle oluştu­rurlar.

İmamlar, padişah beratı ile hizme­te alındıklarından Osmanlı devlet siste­minde “askerî”den sayılmaktaydılar. İmamlar sivil hayatta görev yaptıkları yere göre birtakım isimler aldıkları gibi, askeriyede de dini vazifeleri öğretmek için Tabur İmamlığı, Alay İmamlığı, Ocak İmamlığı, Gemi İmamlığı; Alay Müftüsü ve Ordu Şeyhi gibi kadrolar tahsil edilmiştir.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbi başladığı süreçte ilan ettiği seferberlik (2 Ağustos 1914) ile birlikte askeri hazırlıklara başlamış bu çerçevede birliklere imam ve müftüler tayin etmiştir. Esasında bu usul Yeniçeri Ocağı’nda “ocak imamı”  olarak başlamış, daha sonra kurulan tüm ordularda devam etmiştir. Bu kişilerin vazifesi ise askerin, cephede dinî ihtiyaçlarının yerine getirilmesinin yanında taarruz öncesi ve sırasında gayretini artırıcı telkinlerde bulunmaktır.

Yeniçeri Ortaları’nda (bölükler) ciddi hocalar görev yapardı. Hocalar yalnızca dini anlamda değil, dünyevi anlamda da yeniçeri ocağına mensup askerleri eğitir, yetiştirirdi. Bölük yahut tabur imamları savaşlarda askeri yüreklendirici konuşmalar yapar, müjdeleyici ayetlerle yürekleri zafere ayarlarlardı. Tabur İmamı, terfi ettiğinde “Alay Müftüsü” unvanı alırdı.

Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye alaylarının birinci taburlarında görev yapan imamlar, din hizmetlerini yürütüp ahlâkî bilgiler veren, cemaate namaz kıldıran, cenaze işleriyle ilgilenen özel üniformalı askerî memurlardı ve görev yaptıkları birliğin her türlü dinî işlerinden sorumluydular.

Protokolde yüzbaşıdan önce kolağasından sonra gelen imamlar terfi ederek “alay müftüsü” olurlardı. Alay müftüleri Osmanlı askerî teşkilâ­tında askerin maneviyatını yükseltmek için onlara dinî bilgiler ve zaman zaman vaazlar verirlerdi. Alay müftüsü protokolde binbaşıdan önce gelirdi. Osmanlı Devle­ti'nin sonuna kadar alay müftülüğü var­lığını korumuştur.

Bahriye teşkilâtında görevli olan “gemi imamları”nın vazifeleri ise harp gemilerinde namaz kıldırmak, askerlere dinî ve ahlâkî bilgiler vermek ve maneviyatlarını yükseltmekti. Alay imamları gibi ulemâdan seçilen gemi imamları da cübbe giyer, sarık sararlardı; kollarında sınıflarını gösteren sırma şeritler bulunurdu.

31 Mart 1914’te görevleri son kez belirlenen imam ve müftüler, 2 Ağustos 1914’te ilan edilen seferberlik ile birlikte birliklere tayin edilmişlerdir.

Osmanlı Devleti, cephenin dışında da, özellikle Çanakkale Muharebeleri’nde halkın maneviyatını artırmak, devletin içinde bulunduğu şartların önemini belletmek için İstanbul’da vâizler görevlendirmiştir. İstanbul’da, Meşîhat Dairesi Ders Vekâleti’nde ilmî heyet oluşturulmuş, camilerde bu heyet tarafından seçilen kişilere her hafta vaaz ettirilmiştir. Seçilen kişilerin isimleri ve vaaz edecekleri camiler gazetelerde duyurulmuştur. Seçilen bu âlimlerin vaazının yeterli gelmeyeceği düşüncesi ile olsa gerek ki, Meşîhat Dairesi, Medresetü’l-vâizîn dördüncü sınıf talebelerinden vaaz ve nasihat etmeye liyakati olanlardan bir kısmını bazı İstanbul camilerinde vaaz vermek üzere görevlendirmiştir.

Muharebeler sırasında ise askere telkinde bulunan orduda görevli din adamları, gerektiğinde ellerine silah almaktan çekinmemiş, düşmana hücuma katılmışlardır. Bir kısmı gazilik mertebesine ulaşırken bir kısmı da şehit olmuştur. Bu kahramanlardan cephede yaralanarak tedavisi için İstanbul’a getirilen bir gazi imamın sözleri bu hakikatin tespiti adına büyük önem arz etmektedir:

Biz her zaman olduğu gibi kahraman yavrularımızın arasında îfâ-yı vazife ediyorduk. Onlarda teşvik ve teşcî’ edilmeye hiçbir ihtiyaç yok idi… Düşman üzerine arslanlar gibi hücum ediyorlar, boğuşuyorlar hiçbir zaman hiçbir şeyden ürkmüyorlardı.

Yükselen “Allah Allah…” sedasından başka bir şey işitilmiyordu. Bu öyle ruhanî ve ulvi bir an idi ki, bunun karşısında, yapacak hiçbir vazifesi olmayarak, bizden bir kelime-i teşvik ve teşcî’ bile beklemeyen er oğlu erler arasında dolaşmak zâid bir şey gibi geldi. Bende hemen orada boş bulduğum bir silaha sarılarak hücuma iştirak ettim. Bir müddet dövüştüm ve nihayet sağ tarafımdan bir kurşunla mecrûh oldum…

Çanakkale Savaşı’nın en yoğun yaşandığı günlerden olan 8 Ağustos 1915’ta Çanakkale Boğazı’nda İngiliz denizaltısının batırdığı Barbaros Hayreddin zırhlısında verilen şehitlerden biri de, gemi imamı Dadaylı Süleymanoğlu Mehmed Efendi idi.

Çanakkale savaşlarında 73. Alay müftüsü Ali Rızâ Efendi çarpışmaların en fazla kızıştığı an, askeri düşmana karşı cesaretlendirirken, makineli tüfek ateşiyle şehitlik mertebesine ulaşmıştı. 97. Alay müftüsü İsmail Hakkı Efendi de yine Çanakkale’de birliğinin başında şehit olan din görevlilerinden biri idi.  En kanlı muharebelerin geçtiği Kerevizdere bölgesinde görev yapan 42. Piyade Alayı’nın müftüsü, çarpışmaların en fazla şiddetlendiği ve subayların çoğunun şehit olduğu bir anda alayın başına geçerek askerleri hücuma kaldırmış ve düşmana geçit vermemiştir.

Çanakkale Muharebeleri sırasında bir tabur imamı gerektiğinde önde taarruzu yönlendirebilmiştir:

70. Alay’ın 3. Tabur İmamı Hüseyin Efendi olduğu ve tüm erler tarafından tekbir getirilerek 70. Alay’ın 9. ve 10. Bölükleri, adeta manevralarda hücum edercesine ve subayları önde bulunduğu halde Allah!.. Allah!., diye düşman üzerine atıldı. Aynı zamanda öbür taburların avcı hattını teşkil eden erleri de, taarruza katılmışlardı.

Tabur imamlarından askerin önünde muharebelere iştiraki ve sonra işgal edilen siperlerin geri alınışı ile ilgili bir başka hadise ise Tanin Gazetesi muhabiri tarafından şöyle anlatılmaktadır:

30 Haziran 1915: Önceki gün sonuçlanmış sanılan muharebe, dün yine bütün şiddetiyle devam etti. İngilizler öğleden sonra saat biri yirmi geçe Arıburnu’nda sağ tarafımıza karşı şiddetle tecavüz ettiler ve bu hücumu bir taraftan himaye etmek diğer taraftan da umûmî göstermek için bütün cephede şiddetli bir ateş açtılar. Fakat birliklerimiz İngiliz hücumunun ilerlemesini beklemeye lüzum görmeyerek derhal karşı koydular. Bir elinde kılıcı, diğer elinde Kur’ân-ı Kerîm olduğu halde tekbîr ve tehlîl (Kelime-i Tevhid) ile ileri atılan tabur imamı düşmanın birkaç adım ilerlemeye muvaffak olan askerlerini kovduktan sonra ileri siperlerden ikisine girdiler.

3. Kolordu Komutanı Esat Paşa da hatıratında tabur imamlarının ellerinde Kur’ân olduğu halde askerin önünde ilerlediğini belirtmektedir. Cephede imamların asker üzerindeki bu etkisi ve muharebelerde îfâ ettiği vazife müttefik askerlerinin hatıralarında da yerini almaktadır. Deniz çavuşu F.W. Johnston Türk imamlarının “Allah! Allah! Allah!” diye bağırdıklarını, bu seslerin kendisinde bir ürküntü meydana getirdiğini nakletmektedir.